|
Prof. Dr. Kenan Demirkol'un, uzmanlık alanı genel cerrahi.
Beslenmeyle de yakından ilgili bir "akıllı beslenme" uzmanı.
Prof.Dr. Kenan Demirkol, şeker, vücudumuzu, demirin paslandığı gibi
paslandırıyor, eskitiyor. Çocuklarımızın hücrelerini 12 yaşında yaşlandırıyor. Şekeri,
gıda sanayiinden söküp atmak zor ama, işe evlerimizden başlayabiliriz!
S. 1: Neden düşmandır şu ünlü üç beyaz?
Demirkol: Ne zaman ki şeker pancarından şeker üretilmesi Avrupa'da ortaya
çıktı, soğuk iklimlerde de şekere dönüşebilecek bir besin maddesi keşfedildi, toplumların şeker
tüketimi arttı.
Toplumların şeker tüketiminin artış eğrisiyle, hastalıkların artış eğrisi bire
bir örtüşüyor. Çünkü; şeker sadece kalorisiyle, şişmanlatıcı etkisiyle
zarar vermiyor, doğrudan kimyasal yapısıyla da çok tehlikeli. "Şeker yiyeyim oradan
aldığım kaloriyi başka yerden kısarım" demek çok yanlış.
İnsan vücudunun şeker almasına gereksinim yoktur.
12 YAŞINDA YAŞLANDIRIYOR
S. 2: Enerji ihtiyacımızı nasıl karşılayacağız?
Demirkol: Taş devri döneminde insanlar, hayvan avlar ve bitki toplardı. Şeker, sadece
meyvede vardır. Meyve esas olarak bir kültür bitkisidir. Doğal ortam sebze
ağırlıklıdır. O dönemde, insanların kan şekeri 60 dolayındaymış. Bu devirlere geldikçe
şekerle tanışıyor ve alışkanlıkları değişiyor.Dolayısıyla ortalama kan şekeri de değişiyor. Şimdi
100'lerdeyiz, 120'deşeker hastalığı. Biliyorsunuz şimdi şeker hastalığı iki türlü. Bir doğumsal genetik
özelliklerle alakalı tip 1 diabet. Bir de edimsel tip 2 diabet. Pankreas organının artık yeterince
insülin üretememesiyle ortaya çıkar. Yaşlanma süreci olarak kabul edilir. 60'lı yaşlarda görülmesi
beklenir. Ama şu anda 12 yaşındaki çocuklarda tip 2 diabet var. Sağlıklı beslenmede şekerin hiç
yeri yoktur. Tamamen bir damak alışkanlığıdır.
İnsan eli ne kadar fazla değmişse bir gıda maddesine, o oranda olumsuzlaşır.
KANSER HÜCRESI DE ŞEKERLE BESLENIYOR
S. 3: Ama, beyin sadece glikozla beslenmiyor mu?
Demirkol: Doğru. Ancak, bu glikozu her türlü karbonhidrat içeren bitkiden vücut elde
ediyor.
Kanser hücresi de şekerle besleniyor. Özellikle kemoterapi gören asla şeker yememeli.
Şeker pancarından veya şeker kamışından elde ettiğimiz şeker
'sakaroz', iki ayrı molekülden oluşan bir birleşik moleküldür. Sakarozu biz yer yemez
vücudumuzda glikoz ve fruktoza ayrışır. Glikoz kan şekerimizin de
adıdır. Hemen kana karışır ve kan şekerini yükseltir. Vücudumuz şekerin zararlı
olduğunu bildiği için korkudan hemen insülin salgılar. Çok fazla miktarda şeker
yemişsek, gereğinden fazla insülin salgılanır. İnsülin o şekeri hemen alır vücudun bir enerji açığı
varsa kısmen enerjiye dönüştürür.
İnsan vücudu çok tasarruflu bir biyolojik bünyedir. Çok az
enerjiyle çok işler
yapabiliri.
ŞEKER YAĞA DÖNÜŞÜR
Mutlaka yediğiniz şekerde bir fazlalık olacaktır. Bu fazla şeker, insülin aracılığı
ile kas ve karaciğerdeki şeker depolarına götürülecektir. Vücudumuzun şeker deposu 120 gram kadardır.
Orası da sürekli doludur, hiç boş kalmıyoruz çünkü. İnsülin bu şekeri alacak ve yağa
dönüştürecektir.
Dolayısıyla sizin yediğiniz şeker, vücudun değişik bölgelerinde yağlanmalara
sebep olacaktır.
Şekerin ikinci bölümü olan fruktoz; çok az oranda insülin salgılatır.
Dolayısıyla sınırsızca yiyebiliriz. Fruktoz günde 15 gram kadar vücudumuzda
metabolize edilebiliyor. Değişik kimyasal süreçlerin içine katılabiliyor. Bu da
30 gram şekerdir. Günde bundan fazla yenirse karaciğerde
trigliserite dönüşür. Trigliserit kan yağıdır. Bu hem karaciğer
yağlanmasına, hem damar sertliğine, hem de vücudumuzun
yağlanmasına yol açar. Bugün Amerika'da alkole bağlı sirozdan daha çok, karaciğer
yağlanmasına dayalı sirozdan karaciğer nakli gereksinimi duyuluyor.
MEYVE YİYORSAN, ŞEKER YEME!
S. 4: Yiyeceklere ve içeceklere bunu tercüme edersek.
Demirkol: Bir kutu meşrubatta 35 gram; 200 gram meyvede 30 gram şeker vardır.
İnsanoğlunun 200 gram meyve dışında, hiç şeker yememesi gerekir.
Diyelim ki çok aşerdiniz, 2 parça çikolata yediniz, o gün meyve yemeyin. Bir matematik yapmak
zorundayız. Elbette, meyveden elde etmiş olduğumuz bir takım vitamin ve antioksidanları da feda etmiş
oluyoruz.
S. 5: Meyvelerin şeker oranları farklı değil mi?
Demirkol: İncir ve muz en çok şeker içerenler. Ama onun dışındaki meyveler aşağı yukarı
aynı.
HAYVANLARA YAPTIĞIMIZ: "HAYVANLIK!"
Demirkol: Hayvanları biz besliyoruz. Tıkıyoruz ahırlara "şunu yiyeceksin"
diye hayvanlara hayvanlık yapıyoruz.
S. 6: Oysa tavuklar bütün gün eşelenir durur, ihtiyacı olanı seçer yerler. Örneğin,
filler hastalandığı zaman belli ağacın yapraklarını ilaç niyetine yerlermiş.
Demirkol: Evet bu tüm hayvan aleminde vardır. Kaliforniya Valisi bütün o rambo
görüntüsüyle Amerika'da en aklı başında valilerden biri oldu. İki büyük atılımı oldu. Bir tanesi;
okullarda meşrubat satışını yasakladı. İki; patates cipsinin üzerinde,
"öldürücüdür" yazısı konuyor.
AMERIKA'NIN MISIRINI NIÇIN TÜKETELIM?
S. 7: Cips deyince öteki düşmana mı geçiyoruz?
Demirkol: Yok, bir konu daha var. Son yıllarda yeni akım, mısırdan
şeker elde etmek. 1920'li yıllarda Amerikan başkanı "benim köylüm mısırdan kalkınacak"
fetvasında bulundu. Gerçekten de çok büyük teşvikler verildi. Göz alabildiğince mısır ekildi. Dünya
mısır ekiminin yüzde 40'ı Amerika'dadır. Bunu sadece hayvan yemi yaparak ya da başka yollarda
tüketemeyince değerlendirme yolları arandı. Japonlar mısırdan şeker elde etmeyi keşfetti. Amerika hemen
balıklama atladı bu yöntemin üzerine.
Artık şeker endüstriyel. Sıvı olduğu için paketlenip satılamaz. Ama her türlü dondurma,
meşrubat, şerbette kullanılıyor. Bakıyorsunuz şimdi baklavacı artık şerbetini kendisi
yapıp dökmüyor. Kartal'dan fabrikadan hazır fruktoz şerbeti geliyor.
KOLESTEROL DÜŞMANLIĞI
S. 8: Ama bunun daha sağlıklı olduğu yazılıp çiziliyor.
Demirkol: Maalesef. Şimdi bilgi çağındayız ya! Bence bilgiye
ulaşmanın en zor olduğu çağdayız. Çünkü, ekonomik kazanç kaygısı her türlü bilginin
üzerine binmiş durumda. O kadar büyük bir rant var ki, gerçeğe ulaşmanın en zor
olduğu dönemi yaşıyoruz.
Biraz önce dediğimiz gibi 15 gramdan fazla fruktoz yağa dönüşüyor ve bizi hasta ediyor. Nasıl demir
paslanınca eskir, bu paslanmanın bilimsel adı oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksitlenir ve
yaşlanır. Birtakım gıdalarla oksitleyici, bir de bunu engelleyici
maddeler alırız. Örneğin, üzüm çekirdeği. Gerçekten bu sistem bizim organizmamızın
yaşlanmasını, hastalanmasını , kanser gelişimini belirleyen ana faktördür.
Bir kolesterol furyası aldı gidiyor. Kolesterol anne sütünde, yeni bir hayatın doğması için ana nesne
olan yumurtada bolca vardır. Demek ki insan hayatının gelişme döneminde inanılmaz gereksinim vardır.
Bakıyorsunuz kolesterol düşmanlığı sarmış ortalığı.
KOLESTROL MASUM BİZ SUÇLUYUZ!
S. 9: Kolesterolün ölçüsü de zaman zaman değişiyor. Bunun modası olur mu?
Demirkol: Bakıyorsunuz LDL 130'a kadar normal. Üç sene sonra 100, şimdi de 60 olsun
diyorlar. Yakında sıfıra indirecekler. Aslında, kolesterol masum. Bizler suçluyuz.
Fruktozu, yani tatlı şekeri yiyerek oluşturduğumuz
trigliseritler, kolesterolün oksitlenmesine sebep oluyor. Yağsız kuzu
şiş yediğinizi varsayalım, yanında da meyve suyu içiyorsunuz. Sadece kuzu şişi yeseniz bir
zararı yok, ama kırmızı etten aldığınız kolesterolü, meşrubattan aldığınız
şeker trigliserite dönerek oksitlediğiniz için damar sertliği
oluşuyor.
Biz insanlara "kardeşim kolesterol zararlı değil. Ama oksitlenmesine izin verme"
diyeceğimize, ilaç firmaları kolesterolü düşürecek ilaç keşfediyor.
Biz masum olanı indiriyoruz. Eğer oksitleyici maddeleri düşüremiyorsak, oksitlenen maddeleri azaltalım.
Ama esas insan mantığı ne diyor? Oksitleyen maddeleri azalt. Yine oksitleyici bir madde, damar sertliği
yapan doymuş yağ asidi. Bu madde yapay beslenen hayvanların sütünde var, depo yağlarında var.
Ama bizim ineğimiz merada otlasa, doğru beslense doymuş yağ asidi sütte ve hayvansal
yağda sıfır olacaktır. Dolayısıyla da kolesterol oksitlenmemiş
olacaktır.
ANTEP YUVALAMASININ FAYDALARI
S. 10: Peki bu mümkün mü? Merada otlayan inek, otlayacak da, süt yapacak da kaç kişiyi
besleyecek? Fiyatı yükseltmez mi tüm bunlar?
Demirkol: Çok güzel bir noktaya değindiniz. Yıllardır hep böyle aldatılıyoruz. "Dünya
nüfusu aç. Dünyayı besleyebilmemiz için yapay gübreye, yapay yeme ihtiyacımız var." Hayvansal proteini,
tek kaynak olarak görürseniz haklısınız. Ama insan ekmek yerken bile protein almış
oluyor.Hububat, baklagillerde bile protein var. Şimdi doktorlar bunu
okur okumaz itiraz ederler. Derler ki "Esansiyel amino asitler vardır". Yani hayvansal gıdada var olan,
vücudun üretemediği mutlaka dışardan alınması gereken bazı
protein yapı taşları, amino asitler vardır. Örneğin; mercimekli bulgur pilavı yaptığınızda bulgurda
eksik olanı mercimekten, mercimekte eksik olanı bulgurdan alıyorsunuz. Ana-kız diye bir yemek varmış,
ben de yeni gördüm, bulgurdan yapılan küçük köftecikler nohutla birlikte pişiriliyor.
S. 11: Antep yöresinin yuvalaması gibi..
Demirkol: Bir baklagil ve bir hububat. Birbirinin eksiklerini tamamlıyorlar. Tam
ete eşdeğer protein almış oluyorsunuz. Makro nutrientler yağ, protein ve
karbonhidrattır. Mikro nutrientler ise vitaminler, mineraller, enzimlerdir.
Bizim süte kalsiyum açısından ihtiyacımız var. Eğer merada otlayan bir hayvanın sütüyse
içinde bulunan omega-3'e ihtiyacımız var.
Türkiye'de biliyorsunuz gençlerde inanılmaz bir demir eksikliği vardır.
Kırmızı et doğadaki en önemli demir kaynağıdır. Bitkiden demir çok daha az
özümsenebilmektedir.
Dana eti bir demir kaynağıdır, protein kaynağı değildir. Ben proteinimi bulgurdan,
baklagilden alıyorum zaten. Ama yapay yem üreticileri "biz dünyayı nasıl doyuracağız" yalanıyla
kandırarak hayvancılığı katlettiler. Hayvanları meralardan ahırlara çektiler ve bugün her ahır hayvanı
şeker hastası. Çünkü neyle besleniyor? Pancar küspesiyle, yapay protein yemleriyle, patatesle ve
mısırla. Hızla kan şekerini yükselten, hayvanın yağlanmasına yol açan ve hayvanın şeker hastası olmasına
yol açan bir beslenme şeklidir.
MERADA BESLENEN İNEK SÜTÜNDE:"GENÇLİK AŞISI"
S. 12: İnekler ne yemeli?
Demirkol: Doğal beslenen ineğin sütünde omega-3 vardır, yapay beslenende hiç
yoktur.
Doğal beslenen ineğin sütünde damar sertliği yapıcı doymuş yağ asidi yoktur, yapayda
vardır. Bu asitler fruktoz gibi kolesterolün oksitlenmesine yol açar. Doğal beslenen ineğin sütünde
dünyanın bugüne kadar bildiği en büyük antioksidan olan alfaminolimik
asit vardır. Bu maddeyi tüketen kadınlarda meme kanseri yüzde 40 daha az görülmektedir.
Yapay beslenen ineğin sütünde bu hiç yoktur. Yine merada beslenen ineğin sütünde insüline benzer
büyüme hormonu vardır. Bu gençlik aşısıdır, bütün hücrelerin kendisini
yenilemesini sağlayan maddedir.
Duymuşsunuzdur kırsal alanda 100 yaşını aşmış bazı insanlarda ikinci kalıcı dişler düşer ve onun yerine
üçüncü dişler çıkar. İşte bu doğal sütün eseridir. Doğal sütün maliyetinin çok pahalı olduğu söylenir
ama batıda ekolojik hayvancılığın sonucu elde edilen süt ile konvansiyonel üretilen sütün maliyeti
arasındaki fark yüzde 10-15'i geçmiyor.
EKOLOJİK BESLENMEDEN NE ANLAYACAĞIZ?
Ne Türkiye yasalarında ekolojik hayvancılıkla barışığım, ne de AB'dekiyle. Ekolojik
hayvancılık denince akla "ekolojik tarım sonucu elde edilmiş ürünlerle hayvanın
beslenmesi" geliyor. Affedersiniz ama 2000 yıl önce hayvan nerden patatesi buldu da yedi, ya da pancarı.
İneğin normal beslenmesinde pancarın, mısırın ve patatesin yeri var mı? Yok. İster ekolojik tarımla,
ister normal tarımla elde edilmiş olsun hayvana pancar verilmesi yanlıştır. Zaten hayvanın sütünün kötü
olmasının sebebi hayvanın, karbonhidratı zengin, onu yağlandıran tarzda, mısırla beslenmiş olmasıdır. O
yüzden ekolojik hayvancılık dediğimizde yasalarımızın buna göre organize olması gerekiyor. Tanımlamamız
gereken, türe özgü beslenme. Bir inek nasıl beslenir doğada? Öyle beslersek ineğin
sağlıklı olmasını sağlarız. Dolayısıyla verdiği ürünün de insanlara sağlıklı olmasını sağlarız. Bütün
doğada kendiliğinden yetişen yeşillikler omega-3 ağırlıklı yağ içerir.
İnsanların eliyle ekilenler omega-6 içerir.
HANGI YAĞDA KIZARTACAĞIZ?
S. 13: Ne fark var arasında?
Demirkol: İnsan vücudunun her hücresinde hücre zarı vardır. Bu hücre zarı lipo protein
katmanla sarılıdır. Yani bir yağ bir de protein. Bu hücre zarındaki yağ ana madde olarak
omega-3'tür. Tek tük omega-6 da içerir.
Biz yeşillikten uzaklaştıkça ve hayvanımızı da yeşillikten uzaklaştırdıkça elimizde tek bir
omega-3 kaynağı kaldı. O da doğal deniz balığı; kültür balığı değil.
Halbuki insanın her gün 1 gram omega-3 alması gerekiyor. Omega-6 yağ asitleri ile
omega-3 yağ asitleri vücudumuzda aynı enzimlerle metabolize edilir. Biz ayçiçeği yağı, soya yağı gibi
yağlarla beslenip çok omega-6 aldığımız için artık omega-3'e enzim kalmıyor. Diyelim ki hamsiyi ayçiçeği
yağında kızarttık, o hamsiden artık bize fayda gelmiyor. Bütün yağlar, yağ asitlerinin karışımıdır.
Onlar da 3'e ayrılır. Doymuş yağ asitleri, tekli doymamış yağ asitleri, çoklu doymamış yağ asitleri.
Çoklu doymamış yağ asitleri ikiye bölünür, onlar da omega-3 ve omega-6'dır. Bundan 40-45 yıl öncesi
omega-6 kolesterolü düşürüyor diye tüm topluma söyledik.
Ayçiçeği ve mısırözü yağlarını tükettirdik. Fakat sonra anladık ki bu yağlar iyi kolesterolü de,
kötü kolesterolü düşürdüğü oranda düşürüyor. Bizim kolesterol açısından sağlıklı
olmamızdaki unsur iyi ve kötü arasındaki dengedir. İkisini birden düşürürse denge
bozulmamış olduğundan herhangi bir iyilik elde etmiş olmuyoruz.
DEPRESYONUN ÇARESI
S. 14: İkisi arasında denge mi, fark mı önemli?
Demirkol: Oran önemli. Omega-6'yı o kadar fazla
alıyoruz ki, almış olduğumuz azıcık omega-3'ü de değerlendirmeden
vücuttan hemen atıyoruz. Omega-3 olmayınca hücre duvarına veremiyorsunuz. Hücre
duvarı da omega-3'ten oluşuyor. Vücut da asıl malzemeyi bulamadığı zaman gecekondu yapar
gibi ne bulursa onla hücreyi onarıyor. Omega-3 yerine, omega-6 yağ asidi olan araşidonik
asidi kullanıyor. Ama bu asit, bütün stres komalarının hammaddesidir.
Gecekondunuzu el bombasıyla örmüş oldunuz. Dışardan biri taş atsa havaya uçacak.
S.16: Ama o zaman da ben size stres ilaçları satacağım.
Demirkol: Tabii. Omega-3'ten zengin beslenen toplumlarda
depresyon çok az oranda görülüyor. Zihinsel performans artıyor.
Beynimizdeki toplam yağ asidinin yarısı omega-3 olmak zorunda. Ama
biz vücudumuza bunu sunamıyoruz.
ÇAY VE ZEKA
S. 17: Beslenmeyle doğrudan ilişkili öyle mi?
Demirkol: Aynı şey mesela demir için de geçerli. Türkiye'nin yarısında
demir eksikliği, kansızlığı var. Demir eksikliği zihinsel eksiklik meydana getirir. Türkiye'de çay
tüketiminin de buna katkısı var. Demirin emilimini olumsuz yönde etkiliyor. Ama diğer taraftan
çay iyi bir anti oksidan.
S. 18: Yemekten hemen sonra çay içme adetimiz var. Doğru mu?
ÇAYI ŞEKERSIZ İÇIN!
Demirkol: Şekerle içmediğiniz takdirde hiçbir zararı yok. Yemekten hemen sonra çay
içilebilir.
S.19: Demirin emilimini engellediği için iki saat sonra içmek gerektiği söyleniyor.
Demirkol: Üç saat. Ben tekrar omega-3'e dönmek istiyorum. Çünkü hayati bir olay.
Omega-3'ün eksikliği insanları şeker hastalığına itiyor.
Damarların sertleşmesine yol açıyor. Pıhtılaşabilirlik oranın artmasına, dolayısıyla
kalp damarının veya beyin damarının pıhtıyla tıkanıp "inme" veya
"enfarktüs" olmasına yol açıyor. Bir yandan omega-3 kaynaklarımız çok azaldı. Toplum
olarak zaten balığı çok az tüketiyoruz. Omega-6'yı çok tükettiğimiz için omega-3'ün yolunu
kesiyoruz. Artık kesin olarak biliyoruz ki, ayçiçeği ve soya yağı
kansere sebep olabiliyor. Akciğer kanseri, meme kanseri, kalın bağırsak kanseri,
şeker hastalığının oluşumunu kolaylaştırıyor.
S. 20: Ayçiçeği de bir bitki. Neden zararlı? Kimyasal yapısından dolayı mı, üretim
hatasından mı?
Demirkol: Kimyasal yapısından. Kültür bitkisidir. Omega-6 yağ asidi içerdiği için.
Mesela zeytinyağı omega-9 yağıdır. Tekli doymamış yağdır ve omega-3 ün emilimine hiçbir
zararı yoktur. Ayrıca ayçiçeği yağının bir olumsuzluğu daha var. Pişirme esnasında maruz kaldığı ısıdan
sonra birtakım yapay yağ asitlerine dönüşüyor. Biz bunlara trans yağ asitleri diyoruz.
Bu yağ asitleri de yine kolesterolu oksitleyerek damar sertliği yapıyor. Diğer taraftan
trans yağ asidi beyindeki sinir kılıflarına girerek beyindeki iletiyi bozuyor ve parkinson,
alzheimer gibi hastalıklara sebep oluyor.
Kaynak: Prof. Dr. Kenan Demirkol, "Aydınlık Dergisi", 7 Ocak
2007.
|